Wikipedia

Arama sonuçları

Üsküdar Ramazan Çadırı: Bir Dönemin Gönül Köprüsü

Meydanın Kalbindeki Gölgeler ve Kelimeler: Üsküdar’da Bir Ramazan Hatırası


Zaman, dur durak bilmeden akan hırçın bir nehir gibi altımızdan kayıp giderken, bazı anlar ve mekanlar hafızanın en korunaklı köşesinde, taptaze bir mürekkep gibi hiç kurumadan bekler. Benim için o anların, o benzersiz kokuların ve seslerin harmanlandığı yer; 2000’lerin başındaki o rüzgarlı, tarihi Üsküdar Demokrasi Meydanı’dır. Denizden esen o serin, tuzlu poyrazın devasa Ramazan çadırının beyaz brandasını hafifçe dalgalandırdığı, içeride ise binlerce kalbin aynı kutsal ritimle çarptığı o benzersiz akşamlar...


Bir yazarın heybesi kelimelerle, insan manzaralarıyla doludur derler. Bu her ne kadar doğru olsa da, o çadırın kubbesi altına adım attığım ilk akşam, elimdeki kalemin de cebimdeki defterin de hükmünü yitirdiğini hissetmiştim. Çünkü orada, kurgulanmış hiçbir hikayenin erişemeyeceği kadar gerçek, yalın ve sıcak bir hayat bizzat yaşanarak yazılıyordu. Her sınıftan, her yaştan, her dertten insanın aynı uzun masalarda, aynı tahta kaşıklarla çorbasını paylaştığı o an, adeta zamanın ve mekanın sınırlarının silindiği büyülü bir eşikti.

İftar saatinin o tatlı telaşı, tabakların masalarla buluşurken çıkardığı o aşina melodi ezanın okunmasıyla yerini derin, huzurlu bir sessizliğe bırakırdı. Ama benim gibi kelimelerin peşinden giden bir yazar için asıl büyü, o ilk lokmanın ardından, çadırın büyük sahnesinde kelimelerin can bulmasıyla başlardı.

Gönüllerin ve Kelimelerin Ortak Senkronu

Çadırın o sarı, sıcak ışığı altında kürsüye çıkan kıymetli hocaların, akademisyenlerin ve yazarların "Huzur Sohbetleri"ndeki o naif Türkçe, meydanın uğultusunu adeta bir ney üflemesi gibi sakinleştirirdi. Sırrı Er’in o davudi, etkileyici sesiyle okuduğu şiirler çadırın direklerine çarpıp ruhumuza akarken, meydandaki binlerce insanın gözlerindeki o dalgın huzuru izlerdim.

Hemen ardından sahneye elinde sazıyla usta bir ozan çıkıp da memleket kokan, sıla kokan destansı bir ezgiye başladığında ise zaman tamamen dururdu. Esat Kabaklı'nın o vakur, kahramanane duruşunu andıran ozanlar bağlamanın tellerine her vurduğunda, sanki yüzlerce yıllık bir tarihin gölgesi çadırın tavanına yansırdı. Yanı başımda oturan, yüzündeki her çizgi bir hikaye anlatan o yaşlı amcanın gözünden süzülen bir damla yaşla, benim içimde uyanan o tarifsiz sızı aynı mısrada, aynı tınıda buluşurdu. Bir yazar için bundan daha büyük, bundan daha gerçek bir ilham, insana dair bundan daha dokunaklı bir hakikat olabilir miydi?

Sahura Uzanan Kitap Kokulu Sohbetler

İftar programları bittikten sonra da Üsküdar Meydanı uyumazdı. Adımlarımı çadırın hemen yanına kurulan kitap fuarına doğru yönlendirirdim. Kitap stantlarının arasından süzülen o yeni basılmış kağıt kokusu, bakır demliklerde kaynayan çayın buğusuna karışırdı. Sahura kadar süren o çayhane sohbetlerinde şairler, yazarlar ve edebiyat sevdalıları tarihi çınarların altında bir araya gelirdi. Biz orada sadece çay içip kitap yapraklarını karıştırmazdık; birbirimizin ruhuna dokunur, memleketi, sanatı ve insanı konuşarak yalnızlığımızı paylaşırdık. Kelimeler o meydanda soğuk birer harf olmaktan çıkar, insanın içini ısıtan sıcacık birer hırkaya dönüşürdü.

Şimdi aradan geçen yılların ardından geriye dönüp baktığımda, o günlerin güzelliğini sadece iç geçirten bir nostalji olarak anmıyorum. O çadır, Üsküdar’ın o tarihi ve asil ruhuna yakışan, her akşam binlerce satırlık ortak bir sevgi romanının yazıldığı kutsal bir mekandı. Bizler o büyük anlatının içinde birer karakter, o cömert sofrada birer misafirdik.

Bugün dünya ne kadar değişirse değişsin, hayatımızı saran o mekanik soğukluk bizi ne kadar yalnızlaştırırsa yalnızlaştırsın; o 2000'lerin başındaki Üsküdar çadırının altındaki o saf insan sıcaklığını, o samimi edebiyat ve gönül birliğini her zaman büyük bir özlemle arayacağım. Çünkü çok iyi biliyorum ki, kalemi ve insanı gerçekten güçlü kılan şey yapay yalnızlıklar değil, o meydanda paylaştığımız o kocaman, tek parça ruhun ta kendisiydi.


Hiç yorum yok