Kendi Vatandaşını Dolandıran Ülke: Türkiye’de Geçim Krizi
Yazar: Özgür Mutlu
Vergi, geçim ve devletle vatandaş arasındaki güven üzerine belgesel anlatımıyla eleştirel bir yazı.
Türkiye’de sıradan bir iş gününü düşünün. Henüz hava aydınlanmamış. Bir evin mutfağında çay kaynıyor. İşe yetişmek için hazırlanan bir baba, masanın üzerinde duran faturaları üst üste koyuyor. Bir anne, çocuğun beslenme çantasına ne koyabileceğini hesaplıyor. Telefon ekranında hesap bakiyesi, hemen yanında yaklaşan ödeme tarihleri var. Bu sahne için büyük bir film setine ihtiyaç yok. Geçim hesabının yapıldığı küçük bir masa, anlatacağımız belgeselin bütün dekorunu taşıyabilir.
Adam birazdan işe gidecek. Gününü, gücünü ve zamanını verecek. Akşam eve döndüğünde yine aynı masaya oturacak. Çalışmış olacak; ama ertesi aya dair kaygısı azalmayacak. İnsanın içine asıl burada bir soru yerleşiyor: Bir ömrü çalışarak geçirip neden hâlâ temel ihtiyaçlarımızın önünde hesap yapmak zorundayız?
Bu yazının başlığındaki “dolandırılma” duygusu, vatandaşa vaat edilen hayatla yaşadığı hayat arasındaki uçurumdan doğuyor. İnsan emeğinin karşılığında güvenli bir gelecek beklerken her yıl biraz daha geriye düşüyorsa, yalnızca parasını sorgulamıyor. Verdiği yılların, duyduğu sözlerin ve kendisinden istenen sabrın karşılığını da arıyor.
Devletle vatandaş arasındaki ilişkinin temelinde bu güven bulunur. Vatandaş ortak hayatın masrafına katılır; devlet de adalet, güvenlik, eğitim, sağlık ve toplumsal dayanışma için sorumluluk üstlenir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 73. maddesi, vergiyi mali güçle ilişkilendirir; vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımını da maliye politikasının sosyal amacı olarak belirler.[1] Dolayısıyla tartışmanın merkezinde yalnızca ne kadar para toplandığı bulunamaz. O paranın kimden, hangi güç ölçüsünde alındığı ve topluma nasıl döndüğü de bulunmalıdır.
Kamera şimdi bir market kasasına yaklaşsın. Alışveriş tamamlanmış, ürünler banttan geçmiş. Toplam tutarı duyan müşteri bir ürünü ayırıyor. Ardından bir diğerini. Ekrandaki rakam küçülürken evine götüreceği poşet de hafifliyor. Vergi tartışmasının insan yüzü tam burada beliriyor: Devletin gelir kalemi olarak gördüğü bir tutar, dar gelirli bir hanenin vazgeçtiği ihtiyacın içinde bulunabiliyor.
Tüketim üzerinden alınan vergilerde aynı ürünü aynı koşullarda satın alan iki kişi, gelirleri çok farklı olsa da aynı vergi tutarıyla karşılaşabilir. Bu ödemenin birinin bütçesinde açtığı gedikle diğerinde bıraktığı iz aynı olmaz. Verginin adaletini değerlendirirken fişteki tutarın yanına, o fişi ödeyen kişinin gelirini de koymak gerekir. Bir ülkenin mali düzeni, vatandaşının ödeme gücünü ne kadar gözetiyorsa o kadar savunulabilir.
Üstelik bazı ürünlerde vergi hesabı, vatandaşın ilk bakışta düşündüğünden daha katmanlıdır. ÖTV’ye tabi bir malda KDV hesaplanırken ÖTV de KDV matrahına girebilir. Gelir İdaresi Başkanlığının açıklamaları bu mekanizmayı açıkça ortaya koyar.[2] Vatandaşın “Verginin de vergisini mi ödüyorum?” sorusu buradan doğar. Bu işleyiş mevzuatta yer alır. Kamuoyunun sorması gereken ise böyle bir tercihin hangi gerekçeyle sürdürüldüğü, kimleri ne ölçüde etkilediği ve daha adil bir düzenin nasıl kurulacağıdır.
Sonra maaş günü gelir. Telefona yatan para bildirimi düşer. İlk bakışta bir rahatlama. Ardından kira, faturalar, ulaşım, mutfak masrafı ve borç ödemeleri sıralanır. Para hesaba girmiştir; fakat ne kadarının gerçekten kullanılabilir kaldığını anlamak birkaç dakika sürer. İnsanın çalışarak kazandığı ay, henüz başlamadan bölüşülmüş gibidir.
Bu noktada enflasyon, rakamların içinden çıkıp sofraya oturur. TÜİK’in Eylül 2026 bülteninde yıllık tüketici enflasyonu yüzde 29,73’tür. Aynı bültende konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar grubundaki yıllık artış yüzde 39,99 olarak açıklanmıştır.[3] Bunlar ülke genelini anlatan göstergelerdir; her ailenin karşılaştığı artış aynı değildir. Ancak kendi geliri ihtiyaçlarının maliyetine yetişmeyen bir evde sonuç son derece somuttur: Aynı hayatı sürdürebilmek için daha fazla para gerekir.
Enflasyon oranının düşmesi de fiyatların eski düzeyine dönmesi anlamına gelmez. Merkez Bankasının açıklamalarında da belirtildiği gibi, fiyat artış hızının yavaşlamasıyla fiyatların düşmesi ayrı durumlardır.[4] Bu ayrımın siyasi anlatımlarda kaybolmasına izin verilemez. Bir aile açısından iyileşmenin ölçüsü, açıklanan oranın yanında, ay sonunda elinde kalan para ve karşılayabildiği ihtiyaçlardır.
Bir çalışana yapılan artış, kaybettiği alım gücünü geri getirmiyorsa, o kişi kendisine sunulan rakamla hayatında gördüğü sonucu karşılaştırır. Zam duyurusunu dinler, sonra markete gider. İkisi arasındaki farkı bir iktisat kitabından öğrenmesine gerek kalmaz. Hesabı kendi mutfağında yapar.
Belgeselin bir başka karesinde aynı şehrin iki ayrı hayatı görünür. Bir evde ayın son haftası için alışveriş ertelenir. Başka bir evde harcama kararı bütçeyi zorlamadan alınabilir. Gelir farkının boyutunu resmi verilerde de görmek mümkündür: TÜİK’in 2025 Gelir Dağılımı İstatistikleri’nde, en yüksek gelirli yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay yüzde 48; en düşük gelirli yüzde 20’lik grubunki yüzde 6,4’tür. Bu araştırmadaki gelir bilgilerinin referans yılı 2024’tür.[5]
Bu tabloya bakınca benim sorduğum soru şu: Ekonomik güçlüklerin yükü paylaşılırken, insanların taşıma gücü ne kadar hesaba katılıyor? Çocuğunun ihtiyacını erteleyen bir aileyle geniş bir mali imkâna sahip bir haneden aynı fedakârlık diliyle söz etmek, aralarındaki hayat farkını silmez. Adil bir politika, o farkı görerek başlar.
Vatandaşın itirazı, ödediği paranın karşılığını aradığında daha da derinleşir. Bir anne çocuğunun okul ihtiyaçlarını hesaplarken, bir hasta erişebileceği sağlık hizmetini ararken, bir aile güvenli bir evde yaşamanın maliyetini düşünürken aynı temel soruyla karşılaşır: Ortak bütçeye yaptığım katkı hayatımı nerede kolaylaştırıyor? Kamu hizmetlerinin niteliği, bu soruya verilen günlük cevaptır.
Bu nedenle bir kamu yatırımını değerlendirirken açılış görüntülerinin ötesine bakmak gerekir. Yapının kullanışlılığı, toplam maliyeti, bakım gideri ve insanların hizmete erişimi de konuşulmalıdır. Vatandaşın ödediği paranın hesabı, bir törende tamamlanmış sayılamaz. O hesap, hizmetin ömrü boyunca devam eder.
Benim için bu belgeselin en sert soruları burada başlıyor. Hangi harcama gerçekten gerekliydi? Hangi tercih daha düşük maliyetle yapılabilirdi? Bir kamu ihalesinde rekabet nasıl sağlandı? Bir vergi kolaylığı kimleri kapsadı ve toplumun geri kalanına etkisi ne oldu? Denetim bir sorun tespit ettiğinde hangi işlem yapıldı? Bu soruların her biri, kamu parasının sahibine açıklama borcudur.
Vatandaşın kendi bütçesindeki her açığı kuruş kuruş hesaplaması beklenirken, kamu bütçesindeki tercihleri anlaşılır biçimde öğrenmesi de mümkün olmalıdır. Hesap verme sorumluluğu, yönetme yetkisinin içinde bulunur. Bir kişinin ülkesini sevmesi, o yetkinin nasıl kullanıldığını sormasını daha da anlamlı kılar.
Geçim sıkıntısının insanın hayatında bıraktığı iz ise hesap tablolarından daha geniştir. Eve yorgun gelen birinin çocuğuna ayıramadığı zaman, borç düşüncesiyle bölünen uyku, ertelenen bir tedavi, vazgeçilen bir ziyaret… Her biri insan ömründen gider. Bu yüzden alım gücünü tartışırken yalnızca satın alınamayan ürünleri saymak eksik kalır. Ekonomik güvensizlik, insanın yarına kurabildiği cümleleri de daraltır.
Bir toplumun çalışkan insanlarına sürekli daha azıyla yetinmeyi öğütleyen siyaset, kendi tercihlerinin bedelini de açıklamalıdır. Tasarruf çağrısının inandırıcılığı, kamu kaynaklarının kullanımında görülür. Fedakârlık isteyenin hesap vermesi, güvenin ilk şartıdır.
Bu yazının başlığını sert bulanlar olabilir. Ben o sertliğin altında, emeğiyle ayakta kalmaya çalışan insanın kırılmış güvenini görüyorum. Vergisini öderken sorumluluğunu yerine getiren yurttaş, yönetimden de sorumluluk bekliyor. Hayatının neden zorlaştığını, hangi kararın kimin yararına alındığını ve verdiği paranın nereye gittiğini bilmek istiyor. Bu beklentiye açık cevaplar verildiğinde, devletle vatandaş arasındaki bağ da güçlenir.
Kamera yeniden sabah başladığımız mutfağa dönsün. Faturalar hâlâ masada. İşten dönen baba sandalyeye oturuyor. Çocuk, ertesi gün okula götürmesi gereken bir şeyi anlatıyor. Adam bir an duruyor; sonra hesap makinesini yeniden açıyor.
Bu belgeselin son karesinde bir siyasetçinin konuşması bulunmasın. O masanın başında çalışan, ödeyen ve hesabı yeniden yapan insan kalsın.
Çünkü bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak için bazen tek bir sorunun cevabı yeter:
Bu insan bütün gün çalıştı. Peki neden bu akşam da yarınından korkuyor?
Kaynak sundum .....
Kaynaklar ve veri notları
Anayasa Mahkemesi — Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, madde 73.
Gelir İdaresi Başkanlığı — 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu, madde 24 ve ÖTV’nin KDV matrahına dahil edilmesine ilişkin özelge.
TÜİK — Tüketici Fiyat Endeksi, Eylül 2026.
TCMB — Enflasyon ve Para Politikası.
TÜİK — Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025. Gelir referans yılı: 2024.
Veriler 22 Ekim 2026 itibarıyla kontrol edilmiştir. Saygılarımla
Özgür mutlu
Hiç yorum yok
Yorum Gönder