“Çürüyen Ekonomi Değil, Vicdan: Türkiye’de Ahlaki Çöküş”
Türkiye’de Ahlaki Çöküş: Çürüyen Sadece Ekonomi Değil, Vicdan da
Bir ülkenin çöküşü her zaman kasasında para kalmamasıyla başlamaz.
Bazen önce utanma duygusu kaybolur.
Sonra yalan sıradanlaşır.
Haksızlık normalleşir.
Hırsızlık “uyanıklık”, torpil “işini bilmek”, kabalık “güçlü olmak”, ahlaksızlık ise “özgürlük” diye pazarlanmaya başlanır.
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü ekonomi yeniden toparlanabilir.
Binalar yeniden yapılabilir.
Yollar yeniden açılabilir.
Ama bir toplum vicdanını kaybederse onu yeniden inşa etmek çok daha zordur.
Özgür Mutlu’nun kaleminden
Utanma duygumuzu kaybediyoruz
Eskiden insan yanlış yaptığında utanırdı.
Bugün bazıları yanlış yapıyor, sonra bir de kameraya dönüp kendini haklı çıkarmaya çalışıyor.
İnsanlar birbirinin hakkını yiyor, yalan söylüyor, borcunu ödemiyor, emanete ihanet ediyor, sonra da bunu marifetmiş gibi anlatıyor.
Toplumun bir bölümünde artık şu düşünce yerleşmiş durumda:
“Yakalanmadıysam yanlış yapmadım.”
İşte ahlaki çöküş tam olarak burada başlıyor.
Ahlak, polisten korkmak değildir.
Ahlak, kimse görmezken de doğru olanı yapabilmektir.
Hırsızlık yalnızca kasadan para almak değildir
Bir işçinin hakkını vermemek de hırsızlıktır.
Bir müşteriye kusurlu mal satmak da.
Bir ihaleye torpille adam sokmak da.
Devletin malını kendi malı gibi kullanmak da.
Saatlerce çalışması gereken yerde çalışmayıp maaş almak da.
Borç alıp geri ödememek de.
Bir insanın emeğini küçümsemek de.
Bugün toplumda en büyük sorunlardan biri, ahlaksızlığın yalnızca büyük suçlarla sınırlı sanılmasıdır.
Oysa küçük küçük yapılan haksızlıklar birleşir ve koskoca bir toplumsal çürümeye dönüşür.
Torpilin olduğu yerde adalet yaşayamaz
Bir genç yıllarca okuyor.
Sınava giriyor.
Kendini geliştiriyor.
Ama karşısına bir başkası çıkıyor.
Tek farkı şu:
Tanıdığı var.
Ve o tanıdık bütün emeğin önüne geçiyor.
Sonra toplum o gence “çalış, başar” diyor.
Nasıl inansın?
Bir ülkede liyakat yerini torpile bırakmışsa, gençlere verilen en kötü mesaj şudur:
“Ne bildiğinin değil, kimi bildiğinin önemi var.”
Bundan sonra o toplumdan dürüstlük beklemek kolay değildir.
Çünkü sistem, dürüst insanı cezalandırıp kurnazı ödüllendirmeye başlarsa, ahlaki bozulma hızlanır.
Para, her şeyin ölçüsü hâline geldi
İnsanlar artık “nasıl insan?” diye değil, “ne kadar parası var?” diye değerlendiriliyor.
Arabası ne?
Evi nerede?
Ne kadar kazanıyor?
Kaç takipçisi var?
Hangi masada oturuyor?
Bunlar insanın karakterinden daha fazla konuşuluyor.
Halbuki pahalı araba karakter değildir.
Büyük ev vicdan değildir.
Sosyal medya takipçisi saygınlık değildir.
Para insanı büyütmez.
Sadece insanın içinde ne varsa onu görünür hâle getirir.
Karakterli insana güç verir.
Karaktersiz insanın ise maskesini düşürür.
Sosyal medya çürümeyi hızlandırdı
Bugün insanlar yalnızca yaşamak istemiyor.
Göstererek yaşamak istiyor.
Mutluluğu göstermek.
Parayı göstermek.
Arabayı göstermek.
Yemeği göstermek.
İlişkiyi göstermek.
Acıyı bile göstermek.
Bir insanın başına kötü bir şey geliyor, bazıları yardım etmek yerine telefonu çıkarıp video çekiyor.
Bir kavga oluyor, ayıran az; kayda alan çok.
Bir kaza oluyor, yardım edecek elden önce kamera uzanıyor.
İşte burada insanın kendine şu soruyu sorması gerekiyor:
Biz ne ara insan hayatından önce görüntüyü önemser olduk?
Aile içindeki çözülme sokağa taşıyor
Toplum dediğimiz şey gökten inmiyor.
Evlerden oluşuyor.
Evde saygı kalmazsa sokakta da kalmaz.
Çocuk sevgiyi, merhameti, sınırı, sorumluluğu ve dürüstlüğü ilk önce ailesinde öğrenir.
Ama evin içinde herkes telefonuna gömülmüşse, çocuk karakteri aileden değil ekrandan öğrenir.
Sonra rol model olarak karşısına kim çıkarsa onu taklit eder.
Fenomen.
Mafya özentisi.
Kolay para kazanan biri.
Kabadayı.
Dolandırıcı.
Şöhret uğruna her şeyi yapan biri.
Sonra dönüp “Bu gençlik nereye gidiyor?” diye soruyoruz.
Gençlik bir yere gitmiyor.
Biz nereye ittiysek oraya gidiyor.
Kabalık güç sanılıyor
Bağıran güçlü sanılıyor.
Tehdit eden adam sanılıyor.
Küfür eden cesur sanılıyor.
Karşısındakini aşağılayan “ezdirmiyor kendini” diye alkışlanıyor.
Oysa gerçek güç bağırmak değildir.
Öfkesini kontrol edebilmektir.
Gerçek erkeklik ya da gerçek insanlık, zayıf gördüğüne hükmetmek değil; gücü varken haksızlık yapmamaktır.
Ama toplum kabalığı alkışlarsa, nezaket zamanla zayıflık gibi görülmeye başlanır.
Bu da çürümenin başka bir yüzüdür.
Din anlatılıyor, ahlak unutuluyor
Bu ülkede din üzerine saatlerce konuşuluyor.
Ama komşunun hakkı yeniyor.
Kul hakkı anlatılıyor ama işçinin parası geciktiriliyor.
Helal deniyor ama ticarette yalan söyleniyor.
İbadet anlatılıyor ama merhamet unutuluyor.
Bir toplum için en tehlikeli şeylerden biri, inanç ile davranış arasındaki uçurumun büyümesidir.
Çünkü insanlara ahlakı sözle değil, davranışla gösterirsiniz.
Dürüstlük kürsüde anlatılan değil, kasada uygulanan şeydir.
Vicdan kitapta okunan değil, karşındaki insana gösterdiğin şeydir.
Çocuklara yanlış başarı hikâyeleri anlatıyoruz
Çalışarak yükselen insanı değil, kısa yoldan zengin olanı konuşuyoruz.
Bilim insanını değil, skandal çıkaranı tanıyoruz.
Üreteni değil, gösteriş yapanı takip ediyoruz.
Sonra çocuklara:
“Oku, çalış, dürüst ol.”
diyoruz.
Çocuk da bakıyor ve soruyor:
“Dürüst olan mı kazanıyor?”
Bu soruya toplum olarak güçlü bir cevap veremiyorsak, sorunumuz büyüktür.
Herkes mağdur, kimse sorumlu değil
Toplumdaki bir başka hastalık da bu.
Herkes başkasını suçluyor.
Devlet vatandaşı.
Vatandaş devleti.
Aile okulu.
Okul aileyi.
İşçi patronu.
Patron işçiyi.
Gençler yaşlıları.
Yaşlılar gençleri.
Ama kimse aynaya bakmak istemiyor.
Oysa ahlaki çöküş yalnızca yukarıdan başlamaz.
Aşağıdan da beslenir.
Bir insan kırmızı ışıkta geçerken, sıraya kaynak yaparken, vergi kaçırırken, komşusunun hakkını yerken sonra da “ülke neden böyle?” diye soruyorsa cevap biraz da aynadadır.
Devletin ahlakı toplumun ahlakını etkiler
Bununla birlikte her şeyi vatandaşa yüklemek de kolaycılık olur.
Bir ülkede yönetenlerin dili, tavrı ve davranışı topluma örnek olur.
Devlet adaletli olursa vatandaş adalete inanır.
Devlet şeffaf olursa vatandaş dürüstlüğün değerini görür.
Devlet liyakati korursa genç çalışmaya inanır.
Ama insanlar adaletin kişiye göre değiştiğini düşünmeye başlarsa, toplumsal güven çöker.
Ve güven çöktüğü zaman ahlak da zayıflar.
Çünkü insan şu düşünceye kapılır:
“Herkes yapıyor, ben neden yapmayayım?”
İşte bu cümle bir toplumun en tehlikeli cümlelerinden biridir.
Çürümenin sonu yalnızlıktır
Ahlaki çöküşün sonunda sadece suç artmaz.
İnsanlar birbirine güvenemez.
Komşu komşudan şüphe eder.
Esnaf müşteriden.
Müşteri esnaftan.
İşçi patrondan.
Patron işçiden.
Kadın erkekten.
Erkek kadından.
Herkes birbirine karşı gardını alır.
Ve milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerde insanlar yalnızlaşır.
Çünkü güven yoksa toplum yoktur.
Sadece aynı coğrafyada yaşayan kalabalıklar vardır.
Peki düzelir mi?
Düzelir.
Ama önce sorunu kabul etmek gerekir.
Çocuklara sadece başarılı olmayı değil, namuslu olmayı öğretmek gerekir.
Parayı değil, emeği yüceltmek gerekir.
Kurnazı değil, dürüstü ödüllendirmek gerekir.
Torpili ayıp hâline getirmek gerekir.
Hırsızlığı küçüğü büyüğü diye ayırmamak gerekir.
İnsanların birbirinin hakkına saygı göstermesi gerekir.
Ve en önemlisi:
Toplum yeniden utanmayı öğrenmek zorundadır.
Çünkü utanma duygusu kaybolduğunda hukuk tek başına yetmez.
Her köşeye polis koyamazsınız.
Her insanın başına savcı dikemezsiniz.
Toplumu ayakta tutan şey sadece kanun değildir.
Vicdandır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi sadece hayat pahalılığı, işsizlik ya da siyaset değildir.
Belki de daha derinde başka bir mesele vardır:
İyi insan olmanın değerini kaybetmeye başlamamız.
Çünkü bir ülke parasını kaybederse yeniden kazanabilir.
Ama vicdanını kaybederse...
İşte asıl iflas o zaman başlar.
Yazar: Özgür Mutlu
Hiç yorum yok
Yorum Gönder