Popüler Yayınlar

Kimdi Bunlar? Ahmet Kaya’nın Türküsünün Ardındaki Gerçek Hikâye

Kara Perçemleri Türkü Türküdür: “Kimdi Bunlar?” Sorusunun Ardındaki Sessiz Çığlık
Yazar: Özgür Mutlu

Bazı türküler vardır, dinlersin ve geçer.

Bazılarıysa insanın içine çöker.

Bir cümlesi yıllarca aklında kalır. Bir kelimesi, bir yüzü; bir yüz, bir mezarı çağırır. Sonra fark edersin ki dinlediğin şey artık yalnızca bir şarkı değildir. Bir dönemin kırılmış insanları, yarım kalmış hayatları, konuşamadan susturulanları ve buna rağmen başını eğmeyenleri taşır içinde.

Ahmet Kaya’nın “Kimdi Bunlar” eseri tam da böyledir.

Ve insanı daha ilk anda yakalayan o dize gelir:

“Kara perçemleri türkü türküdür…”

Bu birkaç kelime, aslında bir insan tarifinden çok daha fazlasıdır.

“Kara perçem” gençliği anlatır.

Henüz yüzüne yaşın tam oturmadığı, hayallerin bitmediği, geleceğin hâlâ mümkün göründüğü çağları…

“Türkü türkü” oluşu ise o insanların artık yalnızca birer isim olmadığını söyler. Onlar anlatıla anlatıla, acıları dilden dile taşına taşına bir halk hafızasına dönüşmüş gibidir.

İşte asıl soru burada başlar:

Kimdi bunlar?

İsimleri söylenmeyenler

Şarkının gücü tam da burada saklıdır.

Ahmet Kaya karşımıza bir isim listesi koymaz.

“Şu kişiyi anlatıyorum, bu kişiyi söylüyorum” demez.

Çünkü belki de mesele tek bir insan değildir.

“Bunlar”; bir dönemin gençleri olabilir.

Bir sabah evinden alınanlar…

Bir daha geri dönmeyenler…

Cezaevi kapılarında ömür tüketenler…

İşkence görenler…

İnandığı düşünce yüzünden dışlananlar…

Yoksul ama onurlu kalanlar…

Hayata yenilmiş görünürken bile içlerindeki teslimiyet duygusunu kabul etmeyenler…

Bu nedenle “Kimdi Bunlar”ı yalnızca belirli siyasi isimlere bağlamak, eserin taşıdığı büyük duyguyu küçültür.

Çünkü o soru aslında şunu sorar:

Bu ülkeden kimler geçti?

Kimler bir düşünce uğruna gençliğini bıraktı?

Kimler annesinin kapıda beklediğini bilerek geri dönmedi?

Kimler ekmeğini kaybetti ama sözünü değiştirmedi?

Kimler öldüğünde gazetelerde birkaç satır oldu, fakat yıllar sonra bir türkünün içinde yeniden yürümeye başladı?

“Kara perçem” neden bu kadar ağır gelir?

Çünkü kara perçem yaşlı bir adamı düşündürmez.

Genç bir insanı düşündürür.

Daha yaşayacağı onlarca yılı olan birini.

İnsan tam da burada ürperir.

Çünkü bir ölümün en ağır tarafı yalnızca ölüm değildir.

Yaşanamayan hayattır.

Kurduğu ev değildir.

Doğmayan çocuğudur.

Söyleyemediği sözdür.

Bir daha oturamadığı aile sofrasıdır.

Annesinin yıllarca sakladığı gömlektir.

Babasının sesini çıkarmadan baktığı kapıdır.

Bir insan öldüğünde yalnızca bedeni toprağa girmez.

Bazen onunla birlikte onlarca ihtimal de gömülür.

“Kara perçem” tam olarak bunu hatırlatır:

Onlar daha gençti.

Bir dönemin çocukları

Türkiye’nin yakın tarihi yalnızca seçimlerden, hükümetlerden ve darbelerden ibaret değildir.

O tarihin içinde evlerin salonları vardır.

Gece yarısı kapısı çalınan aileler vardır.

Bir oğlunun haberini bekleyen anneler vardır.

Cezaevlerinin önünde sabahlayan babalar vardır.

Birbirine düşman edilen mahalleler vardır.

Sağcı diye öldürülen gençler vardır.

Solcu diye öldürülen gençler vardır.

Kürt olduğu için acı çekenler vardır.

Türk olduğu için hedef alınanlar vardır.

Devlet görevlisi olduğu için öldürülenler, düşüncesi nedeniyle susturulanlar, kimliği nedeniyle dışlananlar vardır.

Mezar taşlarının ideolojisi olmaz.

Bir anne çocuğunu toprağa verirken sağcı ya da solcu diye ağlamaz.

“Evladım” diye ağlar.

Belki “Kimdi Bunlar?” sorusunun en güçlü tarafı da budur.

Siyasi kavramların arkasına saklanmış insanları yeniden insan olarak görmeye zorlar bizi.

Aç kaldılar ama…

Bir insanın gerçek karakteri bollukta değil, yoklukta ortaya çıkar.

Açken.

İşsizken.

Yalnız bırakıldığında.

Kapılar yüzüne kapandığında.

Şarkının dünyasında karşımıza çıkan insanlar, hayatın bütün ağırlığını taşırken bile bir haysiyet duygusunu koruyan insanlardır.

Burada anlatılan şey romantik bir kahramanlık değildir.

Çünkü yoksulluk güzel değildir.

Cezaevi güzel değildir.

Ölüm hiç değildir.

Ama insanın bütün bunlara rağmen kendi vicdanını kaybetmemesi önemlidir.

Belki Ahmet Kaya’nın anlatmak istediği asıl kahramanlık budur:

İnsanın kendisini satmaması.

Düşüncesini değiştirebilir.

Yanıldığını anlayabilir.

Hayata başka türlü bakabilir.

Ama korkudan başka, menfaatten başka konuşmaya başladığı anda insan kendi hikâyesine yabancılaşır.

Bu nedenle eserdeki insanlar, yenilmiş olsalar bile tam anlamıyla yenilmiş değildir.

Çünkü teslim olmamışlardır.

Tarihten geçip gittiler

Tarih garip bir şeydir.

Yaşarken çok önemli görünen insanların bazıları birkaç yıl sonra unutulur.

Hiçbir makamı olmayan bazı insanlar ise elli yıl sonra hâlâ konuşulur.

Çünkü tarih herkesi aynı şekilde hatırlamaz.

Birinin arkasında saray kalır.

Birinin arkasında servet.

Birinin arkasında makam.

Bazılarının arkasında ise yalnızca bir hikâye kalır.

Fakat bazen o hikâye bütün makamlardan daha uzun yaşar.

Bir fotoğraf…

Siyah beyaz bir yüz…

Bir anneden kalan cümle…

Bir mahkeme tutanağı…

Bir mezar taşı…

Ve bir türkü.

İşte o zaman insan ölür ama hikâyesi ölmez.

Belki “türkü türkü” denmesinin asıl anlamı da budur.

Onları mezardan çıkarıp yeniden hayata döndüren şey, insanların hafızasıdır.

Peki gerçekten kimdi bunlar?

Belki Deniz’di.

Belki Yusuf’tu.

Belki Hüseyin’di.

Belki adı hiçbir kitapta yazmayan başka bir gençti.

Belki bir öğretmendi.

Belki bir işçi.

Belki üniversite öğrencisi.

Belki bir köy çocuğu.

Belki cebinde yalnızca otobüs parası olan biri.

Belki bir sabah evinden çıktı ve bir daha dönmedi.

Ama eseri yalnızca birkaç tarihsel kişinin üzerine kapatırsak büyük resmi kaçırırız.

Çünkü “bunlar”, Türkiye’nin farklı dönemlerinde bedel ödemiş bütün bir kuşağın sembolüne dönüşür.

Bu yüzden şarkının sorusu geçmiş zamanda sorulur:

Kimdi bunlar?

Fakat cevabı hâlâ bugündedir.

Asıl korkunç olan unutulmaktır

Bir insan için ölüm korkutucudur.

Ama toplumlar için daha korkunç bir şey vardır:

Unutmak.

Çünkü unutulan acı yeniden yaşanabilir.

Unutulan hata yeniden yapılabilir.

Unutulan nefret yeniden üretilebilir.

Bir ülke kendi gençlerinin nasıl öldüğünü, nasıl birbirine kırdırıldığını, nasıl kutuplara ayrıldığını unutursa aynı karanlığın başka bir isim altında geri dönmesi mümkündür.

Bu yüzden böyle türküler yalnızca geçmişe ağıt değildir.

Aynı zamanda geleceğe uyarıdır.

Bize şunu söyler:

Bir daha çocuklarımızı birbirine düşman etmeyin.

Bir daha düşünceyi suç haline getirmeyin.

Bir daha gençleri sloganların önüne sürmeyin.

Bir daha anaları kapılarda bekletmeyin.

Bir daha bu topraklara aynı acıyı yaşatmayın.

Türkünün bittiği yerde başlayan sessizlik

“Kimdi Bunlar” bittiğinde insanın içinde garip bir sessizlik kalır.

Çünkü soru kapanmamıştır.

Kimdi bunlar?

Ne istediler?

Neden bu kadar acı çektiler?

Neden genç öldüler?

Neden bazıları hâlâ tartışılıyor?

Ve belki de en ağır soru:

Biz onların yaşadığı acılardan ne öğrendik?

Çünkü mesele geçmişi putlaştırmak değildir.

Mesele geçmişten ders çıkarmaktır.

Bir insanı hatırlamak, onun bütün fikirlerine katılmak anlamına gelmez.

Bir kuşağın acısını anlamaya çalışmak da onun yaptığı her şeyi doğru kabul etmek değildir.

Ama ölenlerin ardından insanlığımızı kaybetmemek zorundayız.

Çünkü mezarlıkta artık ideolojiler konuşmaz.

Sessizlik konuşur.

Bir anne konuşur.

Bir babanın içinde yarım kalan cümle konuşur.

Ve bazen yıllar sonra bir sazın teline dokunulur…

Bir ses yükselir:

“Kimdi bunlar?”

O anda fark edersin.

Belki de gerçekten gitmemişlerdir.

Bir ülkenin vicdanında yaşamaya devam ediyorlardır.

Kara perçemleri hâlâ rüzgârdadır.

Yüzleri eski fotoğraflarda solmuştur.

Sesleri kalmamıştır belki.

Ama hikâyeleri hâlâ türkü türkü dolaşmaktadır bu memlekette.

Ve bazı insanlar toprağa gömülür.

Bazıları ise türküye dönüşür.

Hiç yorum yok